Aida Begiç ile söyleşi...

Tue 01, May 2012 Kategori Ropörtaj

Röportaj: Cihan Aktaş

Uluslarası Saraybosna Üniversitesi "Entelektüel Etkinlikler Derneği” öğrencilerinin davetiyle Saraybosna’ya giderken, ilk filmi Kar”la sinema alanında farklı bir dil ortaya koyan Aida Begiç’le bir söyleşiyi de programıma almıştım. Begiç’i sadece üslubunu sevdiğim tesettürlü bir yönetmen olarak kayda değer bulmuyor, onu Aliya İzzetbegoviç’in "İslam Deklarasyonu”nda hayal ettiği Müslüman gençliğin saygıya lâyık bir örneği olduğunu düşündüğüm için de yakından tanımak istiyordum. Son filmini henüz tamamlamıştı, yoğundu, yorgundu, yine de söyleşi teklifimi geri çevirmedi. Şehir merkezine yakın Grbaciva semtinde bir kafede bir araya geldik Begic’le. Düşündüğüm gibi gördüm Begiç’i; sempatik, birikimli, nazik ve elbette yaptığı işin çok bilincinde. Yeni filmini henüz bitirmiş olmanın sorularıyla doluydu, pek çok kez konuşma ister istemez son filmine kaydı Bir saat sürecek olan söyleşi sohbete dönüştü, uzayıp gitti.

Aşağıda okuyacağınız söyleşinin gerçekleşmesine emeği geçen dernekten öğrencilere, özellikle Elif Zaim ve Emine Turgut’a, ayrıca söyleşi sırasında bana refakat eden Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı bölümü öğrencilerine teşekkür ediyorum.

Sadece "Kar” isimli filminizi izledim ve planların, sekansların tabii akışı o kadar etkileyici geldi ki bana, sinemaya tutkuyla bağlı olduğunuzu düşündüm film bittiğinde. Neden sinema?

Saraybosna Film Akademisi’nde öğrenimini gördüğüm yönetmenlik aslında multimedyaya dönük. Bunun içerisinde film, tiyatro, televizyon ve radyo mevcut. Açıkçası ben tiyatro alanında çalışırım diye düşünmüştüm. Bu sebeple öğrenimime film yapımı hakkında çok fazla bir fikir sahibi olmayarak başladım. Ancak bu yolculukta film yapma sürecinin tiyatro için olabileceğinden daha çok mutlu ettiğini fark ettim. Ayrıca Bosna tiyatrosundaki durum çok rahat çalışılabilecek bir ortam sunmuyordu. Bir de tiyatro alanı bana, benim karakterime uygun değilmiş gibi bir his içindeydim. Böylece diplomamı aldıktan sonra, kısa film, sinema üzerine yoğunlaşmaya karar verdim. Aslına bakarsanız küçük bir kız çocuğuyken bile gelecekte bir sanatçı olacağımı düşünürdüm. O zamanlar piyano da çalıyordum. Çizmeyi ve yazmayı seviyordum. Şimdi düşününce temel eğilimimi daha berrak görebiliyorum. Belki güzel sanatlar, belki konservatuar okurum diye düşünürdüm hep. Sonunda bunların her birini, sevdiğim bütün alanları yönetmenlikte birleştirebileceğimi gördüm. İşte bu sebepten ötürü yönetmenlikte güzel sanatları, müziği ve edebiyatı anlayabilmeniz gerekir. Nihayet bunun yapılabilecek en doğru iş olduğuna karar verdim. Bugünlerde ise bunun çok önemli bir iletişim yolu olduğunu düşünüyorum ve hikâyelerimizi, fikirlerimizi dünyadaki bir çok, sayısız insana iletebileceğimiz medyanın en popüler dallarından biri olduğunu. Uzun metrajlı ilk filmim olan "Kar”da Bosna-Hersek'te bir hiçliğin ortasında bulunan küçücük bir köyün hikâyesine odaklandım. Ve bu film Kore'den, New York'a, Tahran, Belgrad hatta İzlanda'ya kadar ödül aldı. Bu benim için çok yüreklendiriciydi, tam da filmin bir dil olarak insanların kalplerine ulaşabileceğinin canlı bir kanıtıydı. Çünkü sinema gerçekten evrensel bir dil.

Kar filminin ardından ikinci filminizi tamamladınız. Bu filminizin ismini ve konusunu merak ediyorum. Bir de Bosna'da sinema yapmanın ne anlama geldiğini…

Sinema çok zor bir iş, gerçekten hiç kolay değil. Finans sorunları nedeniyle genellikle iki yahut üç ülkeyle birlikte çalışıyorum. Böyle olunca "Kar” Bosna Hersek, Almanya, Fransa ve İran arasında bir ortak yapım olarak gerçekleşti. Yeni tamamlanan filmim ise, Bosna-Hersek, Almanya, Fransa ve Türkiye arasında bir ortak yapım. İsmine henüz karar veremedim, baş kahramanının adını taşıyabilir, Rahima olabilir. Bir yandan bu çok güzel bir durum, çünkü fikriniz ve malzemeniz işin başında uluslararası hale geliyor. Bundan dolayı hikâyenizin fikrini farklı kültürlerden ve milletlerden gelen potansiyel ortaklarınızla paylaşmak zorundasınız. Öte yandan bu hiç de kolay değil, çünkü herkesi bir araya getirmeniz gerekiyor. Bütün fonlardan cevap alana kadar bekliyorsunuz. Bu gerçekten zorlu bir iş. Sonunda bunları başarmanız ise prodüksiyon öncesi, prodüksiyon esnası ve sonrasını dört farklı mekanda ayarlamanız gerektiği manasına geliyor. Şu anda filmin ses düzenlemeleriyle ilgileniyoruz. Bitirmek üzereyiz. Bu süreçte Saraybosna, Leipzig, Berlin, Paris ve İstanbul arasında gidip geliyoruz. Bu gerçekten çok güzel, ancak her şeyi bir araya getirmek hiç de kolay değil. Ve bir filmi çekme sürecinde ilgilenmeniz gereken o kadar karmaşık şeyler var ki aşırı çalışmayı gerektiriyor. Çok yorgun olduğumu söyleyebilirim.

Birçok açıdan ilk olma özelliği taşıyorsunuz. Savaşı, kadınların yaşadığı acıları anlatan ilk yönetmensiniz örneğin. İran dışında tanıdığım ilk başörtülü yönetmensiniz de. Başörtülü bir yönetmen olmak ülkenizde, çevrenizde ne anlama geliyor?

Bence öncelikle bir kadının yönetmen olması hiç kolay değil. Bu başörtünüz olsa da olmasa da geçerli. Benim yönetmenlik konusunda örtünmeden önce de örtündükten sonra da deneyimim var. Kişisel olarak örtülüyken kendimi daha iyi hissediyorum, bir kadın olarak başörtümle çok daha güçlü olduğumu hissettiğimi söyleyebilirim. Ancak farklı problemleriniz oluyor. Eğer başörtülü değilseniz ve gençseniz insanlar çoğunlukla sizi ciddiye almıyorlar. Size bakışları bir bedene bakıştan ibaret, bir insan oluşunuza değil. Ekseriyetle sizin duyma özelliğinden yoksun olmakla birlikte düşünemediğinize de inanırlar. Bunun yanında eğer başörtülüyseniz insanlar sizin o ortamda ne yaptığınızı, niye bulunduğunuzu merak eder ve evde oturup ailenizle ilgilenmeniz gerektiğini düşünürler. Onlara göre aslında hiçbir şey yapmamalısınızdır. Ve sizin ya salak yahut bu hayat tarzına zorlanan, ayrıca baskı altında olan biri olduğunuzu düşünürler. İşte bu yüzden başörtülü biri olarak nasıl akıllı, kendi fikirleri olan, güçlü, ilginç ve kayda değer özelliklere sahip ve modern biri olabilirsiniz, bunları düşündüklerini bilirsiniz. Birçok insana göre bu imkânsızdır. Ancak bence bunun üstesinden gelmenin tek yolu çok çalışmak ve yaptığınız işte ne kadar iyi olduğunuzu kanıtlamak olmalı. Bu büyük çabayı göstermeniz ve yaptığınız işte iyi olduğunuzu kanıtlamanızın ardından sizi şu ya da bu olarak görmeyi bırakarak olduğunuz kişiyi fark edeceklerini düşünüyorum. İkinci filmimde problemler yaşamadım. İnsanlar için setteki yüz küsur kişinin patronu olmam onlar için normaldi, bununla ilgili bir sorunları yoktu.

İlk filminiz Kar sert ve zor günleri ılık ve iyimser bir akışla sunuyordu. Savaşın zor yıllarının ardından insanlar hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Karakterler sahici, hikâye sürükleyiciydi. Bu başarınızı nasıl yorumluyorsunuz?

Kar bütün dünyada çok farklı kesitlerden insanların kalbine ulaşmayı başardı. Ne kadar özgün olursanız o kadar evrensel oluyorsunuz. Film çok özel yerel bir hikâyeye dayandığı için sanırım evrensel boyutu daha da genişledi. Ancak bu filmle bir takım festivallere yahut Avrupalılara bizim hakkımızda şöyle ya da böyle düşünsünler diye doğruyu anlatmak için hesaplamalara girmiş de değilim. Sadece bu etkileyici hikâyeyi anlatmak istedim. Ve benim hissettiğim en büyük sorumluluk bu kâbusu yaşamış kadınlara karşıydı. Bu yüzden seyirciyi veya orada ve buradaki festivalleri hiç düşünmedim çalışırken. Benim tek endişem ailelerini, eşlerini ve çocuklarını kaybetmiş ailelerin buna nasıl tepki verecek olduğuydu. Amacım onlara ihanet etmemekti. Oscar almak değildi. Sanırım değerli olan yaklaşım da buydu. Ben çok özel bir hikâye anlatıyorum ve bu filmde bahsettiğim topluluğa karşı sorumluluklarım var. Dünyaya Boşnakların hayatının gerçekliklerini anlatmaya çalışmıyorum, çünkü bence bunu yapamazsınız. Bosna hakkındaki nihai hikâyeyi anlatamazsınız.

Yeni filminizde de Saraybosna’da savaş sonrası gündelik hayatı konu aldığınızı okumuştum bir yerde.

Bu kez 2009 Saraybosna'sında geçen bir şehir hikâyesini konu aldım. İki savaş yetimi hakkında yeni filmim. Aslında kendinden on yaş küçük erkek kardeşiyle ilgilenmeye çalışan 23 yaşındaki bir genç kadının hikâyesi. Maalesef kendisine destek olacak kimsesi yok. Ve o günün birinde erkek kardeşinin iki farklı hayat yaşadığını keşfediyor. Kardeşi bir mafya yahut bir uyuşturucu çetesine bağlanıyor, ancak kendisi neler olduğundan tam olarak emin değil. Ve o erkek kardeşini kötülüklerden korumaya çalışıyor. Olaylar Saraybosna'nın kenar mahallelerinde yaşanıyor. Bu bağlamda ülkemizin çok zorlu geçiş döneminin de hikâyesini tasvir ettiğimi söyleyebilirim

Filminizin adı konusunda kararsızsınız…

Üzerinde çalıştığımız isimlerden biri Yem'di, şimdi Rahima olsun diyoruz. Tekrar değiştirir miyiz yoksa kalır mı bilmiyorum çünkü ana karakterin ismi Rahima. Aslında bütün istediğim savaş zamanında gerçekten çok küçük olan çocukların kuşağını tasvir etmekti. Ve bu çocukların ilk hayat deneyimi savaştı. Bu sebeple benim için bu nesil çok ilgi çekici, nasıl büyüdükleri... Çünkü ben, geldiğim bu yerde ilk idrak ettiğim şey savaş olsaydı dünyam nasıl gözükürdü hayal bile edemiyorum. Ve ayrıca onlar bir geçiş döneminde büyüdüler ki bu korkunç bir şey. Bu kuşak bu anlamda çok özel ve bizim onlara karşı sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu düşünüyorum. Ancak maalesef onlara yeterli ilgiyi göstermiyoruz.

Filminiz bu anlamda çok önemli, inşallah en kısa zamanda seyirciye ulaşır. Ben izlemeyi çok istiyorum, önemli bir hikâye anlattığınıza eminim.

Bu hayatımda başıma ilk defa geliyor, bir filmi nasıl isimlendireceğimi bilmiyorum. Bir dahaki sefere önce güzel bir isim bulacağım. Ben Rahima olsun istiyorum, ancak Fransız satım şirketiyle görüştüğümde onlar bana bu ismin çok Arapça olduğunu söylediler. Ve seyirciyi yanlış yere yönelttiğini. Onlara göre bu isim kulaklara Tunus'tan gelen bir film gibi ulaşacak. Bunu Bosna'yla ilişkilendirmiyorlar çünkü isim çok Arap. Ve ben de onlara bu ismin Arapça olduğunu, bizim zaten Arapça isimlere sahip olduğumuzu söyledim. Kaçındığım şey filmin isminin değiştirilmesi. Fransa pazarı için şu şekilde, Almanya pazarı için ise daha farklı isimlendiriyorlar. Bunu engellemek istiyorum, bu yüzden Rahima benim için iyi bir seçim.

Bosna-Hersek hatta Balkan sineması özelinde başka ne gibi zorluklardan söz edilebilir peki?

Balkan sineması bağlamında bir değerlendirme yapacak olursak, bu sinemanın henüz olgunlaşmamış olduğunu belirtebiliriz. Nasıl anlatsam, mesela yönetmenlerin bağırmadan bu işi yapamayacağına inanmak çok ham bir düşünce tarzı. Bu, hiçbir zaman hoşlanmadığım bir düşünce, bir usul. Bu yüzden kendime şöyle dedim, şayet bu tarzı değiştirebilir, başka bir şekilde yönetmenlik yapabilirsem bu işi başarabilirim. Eğer böyle olmayacaksa bu alanda çalışmak istemiyorum, çünkü ben alışılmış bu kalıba uygun değilim. Bu ikinci filmimizde gerçekten elde etmek istediğimiz, öncelikle benim istediğim atmosferi yakaladığımızı düşünüyorum. Böylelikle çok huzurlu, incelikli, dostluk dolu bir aile ortamı havası olan bir sette çalıştık. Bundan dolayı çok gurur duyuyorum. Sanırım böyle bir ortamın oluşmasını bir kadın elinin değmesine bağlamak mümkün.

Röportajlarınızdan birinde başörtüsü kavramsal bir sanattır demiştiniz. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?

Bundan kastım, tahmin edebileceğiniz gibi dış görünüşünüzün duruşunuzu yansıtıyor olması. Biliyorsunuz insanlar sizi başörtülü gördüklerinde karşılarındaki kişinin Müslüman ve bunun gerekliliklerini uygulayan biri olduğunu düşünüyor. İşte bundan dolayı da hemen reaksiyonlarla karşılaşıyorsunuz. Öncelikle herkesin başörtüsü konusunda iyi ya da kötü bir yorumu oluyor. Bu herkesin bir fikri olduğu anlamına geliyor. Bu sebeple bir yerde bulunduğunuzda size hemen tepki gösteriyorlar. Tabii ki çoğu insan için söz edilemeyecek bir gösterge var başımızda. Bilirsiniz insanlar içeri girer ve çıkarlar. Etrafta dolaşırlar ama siz bunu farkında bile olmazsınız. Ancak başörtülüyle herkes size tepki gösterir. Bu bağlamda kavramsal bir sanat gibi olduğunu söyleyebiliriz, çünkü bir etkiye yol açıyor. Başörtülü hanımlar hakkındaki önyargılar sadece onlara karşı negatif davranışlara sebebiyet vermekle kalmıyor, bu durum tam tersi de olabiliyor. Bence bazen başörtülü hanımların hepsinin mükemmel ve çok iyi insanlar, kadınlar olduğu konusunda bir önyargı var mesela. Ama onlar öyle değiller, bilirsiniz biz de herkes gibi sadece birer insanız. Bir kısmımız şöyle bir kısmımız böyle. Biz de dünyadaki diğer kadınlar gibi birer kadınız. Ancak biz belki de diğer insanların takip etmediği kanunlara uymaya çalışıyoruz. Tabii ki bu bizim hepimizin iyi yahut hepimizin kötü olduğu anlamına gelmez. Böyle bakacak olursak, bu önyargılara karşı savaşmak, insanların seni iyi ya da kötü tüm halleri ve unsurlarıyla gerçekten bir insan olarak görebilecekleri noktaya gelmek hiç kolay değil.

Pek çok bakımdan farklı çatışmaların merkezinde çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Dönem olarak da öyle… Bosna-Hersek’te yaşanan bunca acıdan sonra sizin için Avrupalı olmak ne demek?

Bir defasında Avrupa'dan geldiğimi söylemem gerektiği için çok utandığımı fark ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü o zaman Malezya'ya gitmiştim, belki de dünya üzerinde gittiğim en uzak nokta. Ve orada çok güzel ve iyi insanları gördüm. Gerçekten çok kibarlardı. Avrupalıların onlara neler yaptığını ve yapıyor olduğunu hatırlayınca Avrupalı kimliğim beni utandırmıştı. Avrupalılığın kimliğimin bir parçasını oluşturduğunu ilk fark edişimdi. Genellikle bir ülkenin bir parçası olmak gibi hislere sahip değilim. Aslında şehrimi çok seviyorum, Saraybosna'ya gerçekten aşığım. Ancak gelişmiş milli kimlik hissine sahip değilim ben. Boşnak’ım, bildiğiniz gibi. Bu bağlamda Avrupa'nın dünyanın eski, adil olmayan, ırkçı ve gittikçe daha da artış gösterecek şekilde faşist bir bölgesi olduğunu düşünüyorum. Ve çoğunlukla gurur duymuyorum, özellikle Avrupa'nın politikalarından. Diğer bir yandan bakarsak burada gelişmiş harika şeyler de var. İşte bu şeyler beni gururlandırıyor. Çünkü bizim de kullandığımız önemli bir kültür mirası var. Bir başka açıdan Avrupalılar bunun tek yaşam şekli olmadığını anlayamıyorlar. Bu yaşam için var olabilecek tek açıklama şekli değil, Batı Avrupalı kimliği. Avrupa'da çok daha büyük olan birçok millet var ve bunlar gayet iyi yaşıyorlar, Avrupa'da olanlardan haberdar olmayarak da hoşnutlar hallerinden. Burada, bu kıtada bizler çok Avrupa bazlı bir iklimi soluyoruz. Avrupalılar ise Avrupa'nın etkisi yahut gücü olmadan gayet güzel hayatını sürdüren mükemmel coğrafyalar, ülkeler olduğunu anlayamıyorlar. Ve zaman geçtikçe ben Avrupa'dan gittikçe daha da çok utanıyorum. Ve bence Avrupa çok yanlış bir yere ilerliyor, bu çok aşırı sağcı yönelimlerle; bu anlamda hiç de optimist değilim.

Peki kimliğiniz üzerine düşündüğünüzde oluştururken kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Ben bir Müslümanım, bir kadınım… Kendinizi anlatırken hangisi daha ağır basıyor?

Hmmm, şöyle derim, ben Aida Begic'im. Tabii ki bir Müslümanım. Bosna'da yaşamak demek bence bu bölgeye ait çok değerli bir konuma sahip olmak demek. Bizler, bu ülkede yaşayan insanlar pek çok farklı etkiyle beraber büyüdük. Bu yüzden diyebilirim ki, doğulu, batılı, komünist ve neo-kapitalist, bildiğiniz çok fazla farklı, değişik element benim kimliğimin bir parçası. Buna karşılık şunu söylemeliyim, ben Doğu ile daha önce hiç karşılaşmamıştım. Doğu kültürü ve müziği benim için pek tanıdık değildi. İşte bu yüzden, kimliğimin bir parçası Amerikan filmleri ve müziği, çünkü ben bunlarla büyüdüm. Doğuyu şimdilerde keşfediyorum yahut belki de geçen yıllarda eskisinden olduğundan daha çok. Tam da bu sebepten dolayı size kimliğimi oluşturan bir etmenin aslında hiç dinlemediğim oryantal müzik olduğunu söyleyemem, buna Amerikan kaynaklı bir alternatif Tom Waits varken. Bu toplumda sevmediğim şeylerden biri de Doğu tınıları olan her şeyin Müslümanlara ait olunduğunun düşünülmesi. Ama bu yanlış bir fikir. Bazı popüler Türk ya da İran şarkıları Ramazan televizyon programları için neden bir Fransız şansonundan daha uygun olsun ki… Biz dünyanın farklı yerlerinden gelen, değişik şeyler giyen, dinleyen ve başka şeylerden hoşlanan Müslümanlar olabiliriz, önemli olan kaynağımızın aynı olması. Bence bu İslam'ın evrenselliğinin güzelliği.

Bosna çok ağır bir dönemden geçti. Sizce bu depresyon atlatıldı mı yoksa hala devam mı ediyor?

Doğrusunu isterseniz biz bu depresyonu henüz atlatamadık. Kanaatimce şu anda durum 1997-98 de olduğundan çok daha kötü. Ancak ben bunun yalnızca Bosna'nın hiç çözülmeyen durumuyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Çok üzücü, ama halen milliyetçi eğilimler ve nefret burada mevcudiyetini koruyor. Gerçeği yalanlamak, adaletsizlik, yolsuzluk ve diğer kötü şeyler hâlâ var. Ancak bence duvarın önünde olmak veya umutsuz olmak sadece Bosna'nın durumuyla sınırlı değil, bu dünya çapında bir sıkıntıyla ilgili. Ve ben Bosna'yı Avrupa'nın aynası olarak görüyorum. Bütün iyi gidişatı yansıtırken aynı zamanda kötü olayları da yansıtıyor. Biz yalnız olmak için çok küçük bir ülkeyiz o yüzden her zaman kendimizden daha büyük olan bir şeyin yansıması oluyoruz. Bu yüzden 21. yüzyıl ve küresel sıkıntı başladığında bence Bosna en kötü duruma, en kötü pozisyona sürüklendi. Çünkü biliyorsunuz aslında hiç kimse değil, 1990’larda odak noktası bizdik, bizden konuşuluyor ve bizimle ilgileniliyordu. Ancak 2000'den sonra dünya kendi daha özel sorunları üzerine düşünmeye başladı. Avrupalı ülkeler kendi büyük sorunlarına sahip olmaya başladılar. Amerika, İran bütün bu küresel savaşlar ve tüm korkunç ihtimaller... Bundan dolayı bu hissin sadece bizden kaynaklanmadığını, genel durumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Sorun bu ülkenin çok ufak olması. Alternatiflerinizin olduğunu hissetmiyorsunuz. Mesela Türkiye'deki durum söyle ya da böyle olabilir, ancak orası çok büyük bir yer bu sebeple en azından ihtimallerinizin olduğu yanılsamasına sahip olabilirsiniz. Bahsettiğim şeyi bilirsiniz. Çok küçük bir yerde yaşadığınızda bunu bu ülke olarak isimlendirelim, burası İstanbul'un veya Tahran'ın arka bahçesi gibi yahut İstanbul ve Tahran'ın bir bölgesi. Bütün ülke. İşte bu zaman çıkış olmadığı ve kaybolmuşluk hissi artıyor.

Aliya İzzetbegoviç’in sizin için taşıdığı önemi anlatan cümlelerinizi aktardılar bana Saraybosna Üniversitesi öğrencileri. Bunu çok iyi anlıyor, bir de sizden dinlemek istiyorum. Aliya İzzetbegoviç sizin için ne ifade ediyor?

Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Savaş başladığında henüz 15 yaşında bir genç kızdım. Her zaman asi ruhlu ve farklıydım. O zamanlarda punk-rock eğilimlere sahiptim. Her ne olursa olsun muhaliftim, ne olduğunu ve neden olduğunu bilmiyorum, ama muhaliftim. Bu yüzden belki, savaş zamanında hayatın anlamı üzerine düşünmeye, ardından dini keşfetmeye başladım. Kendime öldükten sonra neler olacağını soruyordum. Ve bir sanatçı olarak yetişiyordum. Akademiye gidiyordum o dönemde. Her zaman sanatçıların muhalif bir yerde durması gerektiğini düşünmüşümdür. Bence biz herhangi bir politik ana akımın parçası olmamalıyız. Sanatçı her zaman mesafeli olmalı ve iktidarda bulunanları iyi bir şekilde eleştirmeli. Bu açıdan bakarsak, doğrusu ben Tito zamanında bile dünyanın en şahane öncülerinden biri sayılmazdım. Ben bu tip bir insan değilim ve elbet Aliya'nın yapmaya çalıştığı şeyleri takdir ediyorum. Bunu yakın zamanda fark ettim, her şey olup biterken ben çok gençtim, ancak daha sonrasında onun olağanüstü ve karizmatik bir kişi olduğunu anladım. Onun çok özel, çok yumuşak gerçekten çok iyi bir yanı var. Ve onun fikirleri, oluşturmak istediği şeyler gerçekten çok iyiydi.

Bu fikirler, tasarılar ne ölçüde uygulamaya geçti sizce…

Maalesef bunların çoğu asla gerçekleşmedi. Bugünlerde konuşabildiğimiz ise bütün bu şahane fikirlerin başarısızlığı. Bu yüzden yüksek ihtimalle benim için o sahip olduğumuz tek lider olarak kalacak. Ve onun kadar karizmatik, bu ülkeyi daha iyi bir yere taşıyabilecek bir liderimiz olmasını ancak hayal edebiliyorum. Bizim üç farklı millete ait bir cumhurbaşkanlığı makamımız var, bu bizim hak ettiğimiz durum olmalı. Herkesin hak ettiği lidere sahip olacağına inanıyorum. Mesela bütün Amerikalıları sıkacak olsanız Obama'yı elde edersiniz. Ya da Fransızları sıkıp özünü çıkardığınızda Sarkozy'yi. Bunu söylemesi bazen çok üzücü oluyor, böyle düşünüp buna inanmaya başladığınızda... Bazen, aman Allah’ım, şu adama da bak, biz halk olarak gerçekten iyi değiliz, hak ettiğimiz bu muydu, diye düşünüyorsunuz, ancak bu her zaman bizim hak ettiğimiz oluyor. Bizim liderimiz yoktan ortaya çıkan bir ceza değil. O aslında biziz, o bizim monogramımız.

Sinemanızı geliştirirken beslendiğiniz kaynaklar neler, merak ediyorum. Hangi isimler ve eserler size güç ya da ilham veriyor? Bir de, çalışırken başlangıç noktanız ne olur…

Öğrencilerime de hep söylediğim gibi önce konuya ilişkin bir hikâyeniz olmalı, önemsediğiniz hikâyeler üzerinde çalışmalısınız. Bir projeye başladığımda genellikle bu işle yaklaşık olarak 3 ila 5 yıl arasında bir süre uğraşmak durumunda kalacağımın farkında oluyorum. Bu da şöyle bir anlama geliyor ki bu konu, bu hikâye mutlaka benim ilgilendiğim, önemsediğim bir şey olmalı. Genellikle yaşadığım dünyada beni nelerin rahatsız ettiğini, sevdiğim şeyleri ve beni gerçekten etkileyen durumları düşünüyorum. Hazırlığımı da her zaman bir belgesel çekecekmişim gibi yapıyorum. Ciddi olarak kurguyu yazmaya başlamadan önce her zaman belgesel malzemelerini hazırlıyorum. Bu hazırlık sürecinde hikâyemi ilgilendiren insanlarla tanışıyorum. Bu noktadan sonra konuyu nasıl ifade edebileceğimi, bu ifadenin kaynağını hayattan nasıl alabileceğimi düşünüyorum. Sonuçta hayattan daha akıllı olamam, değil mi? Mesela Kar filminin yapımı zorlu bir süreçte gerçekleşti, bu filmi 5 senede tamamladım. İniş çıkışlarım olduğunda, moralim bozulduğunda bu filmi asla tamamlayamayacağımı, sürdürmenin imkânsız olduğunu ve bırakmam gerektiğini düşünürdüm. Ancak daha sonra bu yolculuk esnasında tanıştığım ayakta kalmış ve kalan kadınlar üzerine düşününce, onlar bunu başardılarsa benim de bırakmaya, vazgeçmeye hakkım olmamalı, derdim. Şöyle ifade edebilirim, aslında bana güç veren o kadınların mücadelesi oldu. İkinci filmimde yetimlerin hayatına odaklandım. Filmin kadın karakteri, ana karakteri aslına bakarsanız gerçekten çok güçlü. Her zaman söyle düşündüm: Eğer kahramanım hiçbir desteği olmadan ailesinin ve sistemin desteği olmadan idare edebiliyorsa, benim de bırakmaya hakkım yok. Seçtiğim hikâyeler tarafından desteklendiğimi, onlardan güç aldığımı söyleyebilirim ve ben çıktığım yolculukta onları kendime örnek alıyorum.

Beğendiğim yönetmenlere gelince, birçok yönetmeni çok beğeniyorum ve benim için iyi bir film izlemek büyük bir ilham kaynağı. Atıfta bulunmayı, göndermeler yapmayı önemsiyorum. Her zaman bir hatta birkaç filme veya yönetmene ithafta bulunarak yol almak istiyorum. Aslında "Kar” filminde biraz kaybolmuş gibiydim. Kendimi bağlayabileceğim bir kaynak, bir işaret yoktu sanki. İran sineması ilgimi çekiyordu, bir de Jim Jarmush ve Francis Ford Coppola gibi yönetmenler… Ancak bu filmimde elbet Dardane Brothers’la Gus Van Sant’ın çalışmalarını ve Martin Scorsese'nin Taksi Sürücüsü filmini örnek aldım. Her zaman şöyle düşünüyorum: Eğer bu yönetmenlerle iletişime geçemiyorsam, bunu yahut şunu nasıl yapıyorsunuz, diye soramıyorsam, en azından onların filmlerini tekrar tekrar izleyerek bulundukları noktaya nasıl geldiklerini anlamaya çalışabilirim.

Yaşadığınız toplumun sinema kültürü konusunda ne düşünüyorsunuz? Boşnaklar sinemaya gitmeyi seviyorlar mı?

Yerel sinema sektöründen bahsettiğimizde, evet insanlar bölgesel filmleri, Boşnak sinemasını seviyorlar. Ancak mevcut olan sorun Saraybosna ve Banja Luka dışındaki diğer şehirlerin çoğunda sinema bulunmaması. Bu sebeple ülke çapında dağıtım yaptığınızda beraberinizde bazı makineler götürmeniz gerekiyor. Burası gerçekten tahrip edilmiş bir yer. Savaştan önce her köyün sineması ve diğer her şeyi olan bir kültür merkezi vardı. İkinci Dünya Savaşından sonra komünistlerin hayali bu ülkedeki herkesi eğitmekti, tüm Yugoslavya'yı. Böylece insanlar isteseler de istemeseler de eşit haklar verilmiş ve eğitilmiş olurlardı. Bu fikir bu anlamda harika görünüyordu, çünkü biz her yere kültür götürmek istiyorduk. Bu her tarafa yaymak istedikleri diktatörlük ideolojisiyle bağlantılıydı. Onlar arkalarında tüm bu tesisleri bırakmışlardı. Savaştan sonra tabii ki her şey yerle bir olmuştu. İşte maalesef bu yüzden Bosna'da dağıtım yapmak istediğinizde beraberinizde malzemelerinizi de getirmeniz gerekiyor ve gittikçe daha az insan sinemaya gidiyor. İnsanlar hayal kırıklığına uğramış durumdalar ve iyi filmlerin devamı gelmiyor. Bu yüzden sanırım seyircimizin büyük bir kısmını kaybettik.

Bosna üzerine yapılmış yerli ve yabancı filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz yeterli film çekmiyoruz. Bunların hepsini görmedim. Eğer kurgudan bahsedecek olursak bu bir belge değil, sadece bir manipülasyon diyebiliriz. İyi bir kurgu doğruları yansıtırken, kötü bir kurgu yalanlar söyler. Ve bazen bu ikisini ayırt etmek kolay değil. Özellikle de bölgenin gerçeğine aşina olmayan seyirci için. İşte bu sebeple yalanlar göstermek gerçekten çok sakıncalı. Ancak yine de bence yapabildiğimiz kadar çok film yapmak çok şahane olurdu. Böylece 5 tane çok iyi filme sahip olabiliriz. Bosna'da biz yılda sıfır ila üç film çekiyoruz. Bu bir Bosna sinemasından söz etmek için yeterli bir sayı değil diye düşünüyorum. Sinemanız olabilmesi için mesela 3 tane ana dalga içinde değerlendirilebilecek, 2 tane tamamen deneysel, 5 tane de şöyle böyle denilebilecek sayıda film yapmalısınız, bildiğiniz gibi. İşte bundan sonra senede 10-15 filminiz olur ve siz tamam diyebilirsiniz. Bu 15'in arasında 2 tane gerçekten iyi filmimiz var. 3 tanesi idare eder. Elimizde 5 tane çok kötü film var. O zaman elimizde üzerine konuşabileceğimiz materyal var demektir. Biz savaş bittiğinden beri çok az sayıda kayda değer film yaptık. Ve ben bunun sinema üzerinde konuşabilmek için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Umut ediyorum ki çok daha fazla film çekeriz ve kendi hikâyelerimizi daha çok anlatırız. Böylece tüm dünyayla tecrübemizi paylaşabiliriz. Özellikle şu yaşadığımız zamanda herkesin bir savaşla bağlantılı olmasından dolayı bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bizim bu konudaki tecrübelerimiz gerçekten ilgi çekici olabilir.

Bosna'da değerli bulduğunuz yönetmenler hangileri? Ve tabii ki sizin dışınızdaki kadın yönetmenler?

Grbavica filminin yönetmeni Jasmila Zbanic’i anmalıyım. Tiyatro yönetmenlerimiz de var ve bir de yetişen genç belgesel yönetmenleri ki aralarında öğrencilerim de var. Ben onların çok iyi yetişeceğini düşünüyor, umut ediyorum. Şimdilerde daha çok kadın yönetmene sahibiz, ancak sanırım bildiğim kadarıyla Bosna tarihinde belki de sadece bir tek kadın yönetmenimiz var. Şimdilerde bir çok kadın yönetmenden söz etmek mümkün. Ve bence biz erkek meslekdaşlarımızdan daha başarılıyız. Bundan kastım kadın yönetmenlerimizin varlığıyla sonunda Balkan sinemasında doğru dürüst karakterlerin varlığından da söz edebilmek. Konuşabileceğiniz ve üzerine düşünebileceğiniz karakterler bunlar. Ancak daha önce Balkan sinemasında kadınlar ya savaş karakteri, bir anne tiplemesi, bir fahişeydi, bundan daha fazlası değillerdi. Çoğunlukla bu istikametlere yönelim vardı. Kadın yönetmenler ve senaryo yazarlarıyla birlikte biz gerçekçi kadın karakterlere sahip olduk. Şimdi bunları konuşup analiz edebiliriz ve bence bu kadın yönetmenlere sahip olmanın çok iyi bir sonucu.

Peki ya Türk sineması? Hangi yönetmenleri takip ediyorsunuz?

Maalesef pek aşina değilim. Türkiye'den pek fazla yönetmen tanımıyorum. Benim için Türk sineması uyuyan bir güzelin uyanmış olması anlamına geliyor. Ve bence gerçekten gelişen bir sinema. Gelecek yıllarda odak noktamız olacağını düşünüyorum. Türkiye'den çok beğendiğim yönetmenlerden biriyle çalıştım, Semih Kaplanoğlu; kendisi yeni filmimde de ortak yapımcım. Aynı zamanda Hüseyin Karabey'i de beğeniyorum, bir Türk-Kürt yönetmen, "My Marlon Brando" filminin, "Unutma Beni İstanbul" projesinin de yapımcısı. Kendisiyle iyi arkadaşız, onu çok severim. Seyfi Teoman'ı da seviyorum ancak onun sadece bir filmini izledim, "Tatil Kitabı"nı ki son filmi değil. Ve ben Tatil Kitabı'nı çok seviyorum. Bildiğim bazı isimler de var ki şimdi aklıma gelmiyor, ancak Türkiye'de yetişen çok değerli genç sinemacılar olduğunu biliyorum, onların Türkiye'nin geleceği olacağına da inanıyorum. Bekleyelim ve görelim.

Son olarak İran sineması üzerine görüşlerinizi sormak istiyorum…

Gerçekten olağanüstü etkileyici İran sinemasının çıkışı ki Godard'ın da dediği gibi sinema bitti aynı zamanda ve belki de tuhaf bir şekilde o haklıdır. Bence İran sinemasının yakın tarihte evrensel sinemaya yaptığı katkıya biz hepimiz ulusal ve bölgesel sinemamızda ulaşmayı ümit etmeliyiz. Yenilerde Asgâr Ferhadi’nin Oscar alan filmi izledim. Bence harikaydı, gerçekten çok beğendim. Çok günümüze ait ve çok iyi yapılmış. Yönetmenin diğer filmlerini bilmiyorum. Ancak tabii ki en sevdiklerim Kiyarüstem ve Mecidi, ikisi de olağanüstü değerli yönetmenler. İran'da sinema alanında gerçekleşen olağanüstü bir başarı, onlar bu jenerasyonu ve bu anı iyi değerlendirdiler. Ve İtalya'daki neo-realizm'e dayanmaları da çok isabetli oldu. Böylece onlar her şeyi değiştiren sinemanın sadece tarifini aldılar, bir realizmle bunu İran kültürüne ve hikâyelerine uyguladılar, bunun sonucunda çok da mucizevi bir şey açığa çıktı ve onlar bu yolla kültürlerini tanıttılar. Dünya çapında insanlar İran'ı sinemasıyla sevmeye başladılar. Ve umarım İran'ın bugünkü durumu, kültürüne ve sinemasına bu geldiği noktada zarar vermez. Umarım bugünün politik durumu bu iyi gelişmelerin sonu olmaz. Bu tip politik konuşmalara girmek ister misiniz bilmiyorum, ancak sanatçıların sinemayı inşa edebilmeleri için konuşma özgürlüğü olmalı. Eğer onları susturursanız, kültürü öldürürsünüz. Bu yüzden püf noktası insanları konuşamayacak hale getirmek değil. Çünkü o zaman işinde iyi olanları engellersiniz ve bu şekilde herkesi engellemiş olursunuz.

AİDA BEGİÇ:1976 Saraybosna doğumlu olan Aida Begiç, 2000 yılında Saraybosna Film Akademisi'nden mezun oldu. Mezuniyet filmi "First Death Experience" Cannes Film Festivali'nin Cinefondation bölümünde yarıştı ve Dünya çapında pek çok ödül kazandı. 2003 yılında ikinci kısa filmi "North Went Mad"i yazdı ve yönetti. 2008 yapımı ilk uzun metrajlı filmi "Kar”da savaş sonrasının Bosna’sında bir avuç kadının hayata tutunma hikâyelerini, özgün bir dille beyazperdeye aktaran yönetmen bu ilk yapıtıyla başta Cannes olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödülle dönmüştü. Yönetmen aynı zamanda Saraybosna Film Akademi’sinde yönetmenlik üzerine ders vermektedir.

dunyabülteni
Son Guncelleme: -/-
  • Ziyaret: 1095
  • (Suanki Oy 0.0/5 Yildiz) Toplam Oy: 0
  • 1 0